Geçtiğimiz yılın sonlarında
Orhan Pamuk’a Devlet Sanatçılığı ünvanı verilmesi gündeme geldiğinde bir tepki
gösterme isteği duydum ve yazımı internet ortamında yayımlamaya başladım.
Sanırım benzer bir tepkiyle, “Müdafaa-i
Hukuk” dergisinin Aralık 1998 sayısında Prof. Fahir İz’in "Orhan Pamuk'taki Atatürk Anlayışı...''
başlıklı bir incelemesi yayımlandı. Bu incelemede özellikle “Yeni Hayat”ta
görülen gerekliliği tartışmalı, bence
gereksizliği su götürmez sataşmalar, Atatürk adı kullanılarak yapılan
dokundurmalar ele alınmıştı.
Yazımı
ilk yazıldığı günlerde okuyan ve “….;
çocukluğunda bostanlarda kızkardeşiyle birlikte karga kovalayan çılgın ve sapık
padişahın hikayesi; ….” gibi bir ifadenin kullanılmış olmasına öfke ve
arada geçen dört yıl içerisinde bu konuda hiç bir eleştirinin yöneltilmemiş
olmasına şaşkınlık duyanlardan Ahmet Taner Kışlalı, Prof. Fahir İz’in
incelemesinin ardından tepkisini 27 Ocak 1999 tarihli Cumhuriyet gazetesinde “Balo Maskesiz Olsun” başlığıyla dile
getirdi. Kışlalı bir hafta sonra yayımladığı
“Kral Çıplak” başlıklı yazısında bu kez Orhan Pamuk’un romanlarını sonuna
kadar okuyamamış okurların, “demek ki
yalnız ben değilmişim” türünden
tepkilerine yer verdi.
Belirtmekte yarar görüyorum:
Başından beri kabul edemeyip öncelikle karşı çıktığım, Atatürk’e yöneltilen
sataşma ve dokundurmaların satır aralarına gizlenmiş olması, yazarın esas
tavrını sinsice gizlemesidir. Önceki yazımdan aynen aktarıyorum:
“Bir yazar eleştirmek hatta hicvetmek istediği kişilere üstü kapalı
anlatımlar ya da benzetmeler yöneltebilir. Bunu yaparken, haklılığını da aynı
üslup zenginliği içinde ortaya koymalıdır. Aksi halde yapılan, bütünlükten
uzak, düzeysiz bir saldırı niteliği kazanır.
Oysa Kara Kitap'ta kınanması gereken
tümce, tam bir tümce bile değildir, içinde yer aldığı paragrafın hatta tümcenin
bütünlüğü içinde apayrı bir anlama sahiptir, yapay bir zorlamayla araya
sıkıştırılmıştır. Bununla yazarın, yalnızca yasaların değil, büyük bir
olasılıkla karşı çıkacak olan okurun da dikkatinden kaçınma amacı güttüğü
açıkça görülmektedir. Bence bir yazarın, yazdıklarını okurdan kaçırmak
istemesi, en hafif deyimle okuru küçümseyerek kendini ayrıcalıklı bir konuma
yükseltmesi, böylece kişisel tatmine ulaşmak istemesidir. Oysa bu durum bir
yazarın asla düşmemesi gereken küçültücü bir tuzaktır. Yazar, okuruna seslenir.
Düşüncesinin ya da hakaretinin hesabını onun vicdanında verir. Yaptığı, salt
bir düşünceyi savunmaksa karşıt görüşlülerin bile desteğini umabilir. Ancak,
Kara Kitap'ta yapıldığı gibi, ağdalı ve kopuk anlatım biçimine sığınarak
satırlar arasına gizlenip, güya kimseye belli etmeden gizlice küfrederek
kendini tatmin etmek, Anıt-kabir'de ortaya atılıp saldırıda bulunmaktan daha
meczupça bir tavırdır. Siz küfür edeceksiniz, okuyucu farketmeyecek, öyleyse
neden küfrediyorsunuz?”
Cumhuriyet
gazetesinin 20.12.1998 günkü "Dergi" ekinde Orhan Pamuk'la son romanı
üzerine yapılan söyleşiden aldığım, yazara ait aşağıdaki sözler beni
doğrulayarak yanıtlıyor.
"Bu romanı yazarken, birisine
yardım etmemişimdir, kapıyı çarpmışımdır, postacıya kızmışımdır, asık suratlı
cevap vermişimdir, arkadaşıma kabalık etmişimdir, kötü davranmışımdır. Ama için
için benden dünyaya bir iyilik yayılmıştır. Bu iyilik hissi, iyi bir şey
yaratmak hissi olmazsa roman yazılmaz. Bu iyilik hissiyle bazen şeytani şeyler
de yapabilirsiniz. Politik bir yazı yazıp insanları çok kızdırıp, başınızın
derde gireceğini de düşünebilirsiniz. Ya
da romanınıza itçe, şeytanca bir ayrıntı koyup birisini kızdırdığınızı, ya da
muzırlık yaptığınızı hissedebilirsiniz. Ama bunlar güzelse, bunlardan da
dünyaya iyilik ve mutluluk yayılabilir. Böyle anlarda, o zamana kadar
boşverdiğiniz, iyi vatandaşlık, iyi
arkadaşlık, iyi insanlık gibi özellikler yazarak gelebilir. Yazar oradan
tatmin bulur."
Merak
ediyorum: Ata'ya gizlice hakaret edip bundan dünyaya nasıl bir iyilik ve
mutluluk yayılması beklenebilir; bir yazar bundan nasıl ve neden tatmin bulur.
Orhan Pamuk’un romanlarında Atatürk’e, Atatürk’ün
başlattığı modernleşme hareketlerine, ki biz bunları Atatürk Devrimi olarak
adlandırıyoruz, sistematik olarak karşı çıkmasının birkaç nedeni olabilir;
olasılıkları sırayla irdelemek istiyorum:
- Kendisi inanmış bir Atatürk düşmanı’dır; Osmanlı’ya ve geçmiş değerlere özlem duymaktadır; düşüncelerini açıkça sergilemek, yurtiçindeki ve yurtdışındaki imajına uygun düşmeyeceği için tavrını bu şekilde sergilemektedir.
-
Kendi inanç ve düşüncelerinden bağımsız olarak, öncelikle tabulara karşıdır;
Atatürk ve çağrıştırdığı tüm değerlerin tabulaştırılmasına karşı – belki de
şeytanın avukatlığını yaparak – tavır almaktadır.
80’li
yılların sonu, 90’ların başında Amerika Birleşik Devletleri’nde bir moda eylem
ortaya çıkmıştı; hala devam edip etmediğini bilmiyorum; bir takım insanlar bir
yerlerde toplanıp ulusal bayraklarını yakıyorlar, yargılanıp hüküm
giyiyorlardı. Amaçları bayrağı tabu olmaktan çıkarmaktı. Belki de Orhan Pamuk
A.B.D.’deki eyleme kaynaklık eden düşünce sistemi içinde, benzeri bir eylemi
gerçekleştirmek istiyor; ancak anlamakta zorlandığımız nedenlerle tavrını
yalnızca satır aralarına gizlenmiş “itçe,
şeytanca” ayrıntılarla gösterebiliyor.
Yukarıda
saydığım olasılıklardan hangisi doğru ve geçerli olursa olsun, Atatürk’e ve
onun Aydınlanma Devrimi’ne bağlı bizlere düşen, sesimizi yükseltmek, tepkimizi
net olarak belirterek karşı tavır almaktır. Bizim bayrak yasamız
A.B.D.’ninkinden çok daha katıdır; bırakın yakmayı, izinsiz ve yersiz
asamazsınız, mayo yapıp giymek bir yana, çok edepli, saygılı bir elbise bile
yapamazsınız. Ne dersiniz; çıkıp sokağa bayrak tabusuna karşı yakma eylemi
başlatalım mı? Zamanlama yanlış olur, sırası değil diyeceksiniz, doğal olarak.
Peki Atatürk ve Aydınlanma Devrimi’ne saldırmanın zamanı mı? İrtica’nın
hortlaması olasılığını tarihe mi gömdük? Atatürk ve devriminin tabulaştırılmış
görünürken içinin boşaltılmak istenmesidir asıl karşı çıkılması gereken. Bu da
dil uzatarak, sataşarak değil, karşıtlarına düşünce zenginliğiyle cephe alarak,
ülke insanının aydınlanmasına katkıda bulunarak yapılabilir.
- Orhan Pamuk’un tavrına bir diğer açıklama da onun
yurtdışında tanınma politikası ele alınarak getirilebilir. Romanlarından bir
çoğunun yabancı dillere çevrildiğini biliyoruz. Bu noktada öncelikle, daha
önceki yazımda da sorduğum, ancak internette yabancı dilde yazılmış bir kaç
adet Orhan Pamuk ve Kara Kitap eleştirisi okumama rağmen yanıtını bulamadığım
soruyu burada yinelemek istiyorum:
“Kitabın yabancı dilde çevirilerinin basılıyor olması
olaya bir başka boyut kazandırıyor. Ayrıntıların okuyucu tarafından
yakalanabilmesi için çeviren tarafından dip notları konulması gerekli değil
midir? Eğitimini Türkiye'de almamış bir yabancının, Atatürk'ün çocukluğunda
kızkardeşiyle birlikte dayısının çiftliğinde karga kovalamış olduğunu bilmesi
mümkün müdür? Böyle bir not konulmaması vermek istediğiniz anlamı (sövgünüzü)
eksiltmeyecek mi? Bu not konulduğunda çeviri metin orijinal metinden daha açık
ve cesur olmayacak mı? Bu cüret sizi kimin gözünde kahraman yapacak?”
Beni
şaşırtan gelişmeler karşısında ilk tepkim zaman zaman çok acımasız olur;
farkına varınca düşünürüm; “haksızlık etmiş olmayayım”. Ancak pek çok kez ilk
yargımın doğruluğunu üzüntüyle görürüm. Kara Kitap’ı okumaya başladığımda
yaklaşık şöyle söylediğimi anımsıyorum: “Yabancı bir dile çevrilse de
orijinalinden okusak.” Bu yargım kullanılan dilin yalnızca tercüme kokmasından
değil, kötü bir tercümeyi andırmasından kaynaklanıyordu; ancak bu konuda
yargımın doğruluğuna tümüyle farklı bir nedenle inandım:
Orhan
Pamuk’un birinci hedef okuyucu kitlesi yurtdışındadır. Yurtiçinde okuyucu
hiçbir yazar için yapılmayan bir reklam kampanyasıyla satın almaya
yönlendirilmekte, kitabı aldıktan sonra yazarın dilini çözümlemedeki basit
zorluklara, post-modern anlatımın ve yazarın ustalıkla başardığı kişiliklerin
harmanlanmasının getirdiği zorluklar eklenince kitabı bitiremeden, ya da
satırları ve sayfaları uçarcasına atlayarak kitabı sözüm ona bitirerek, bir
kenara koymaktadır. Yurtiçindeki okurun düzeyini dışarıdakilere oranla
küçümsediğim sanılmasın. Belki tam aksini daha rahatlıkla savunabilirim. Ancak
ülkemizdeki okur sayısı, sözgelimi İngilizce dilinde kitap okuru sayısının çok
altındadır; üstelik oralarda birileri çok anlamlı ödüller dağıtırlar; Nobel,
v.b. Neden olmasın?
Artık
pek çoğumuz inanıyoruz ki, böyle ödülleri olur kılmak için biraz da politik
kimlik sergilemeniz gerekmektedir. İlerici, demokrat görüneceksiniz,
ülkenizdeki rejimle biraz aranız açık olacak… Dilerim bu kez haklı değilimdir;
Orhan Pamuk yurtiçinde küçük sataşmalarla tepki toplarken, çeviri metinlerden
yeterli açıklamayı esirgeyip, ucuz kahramanlık peşinde değildir.
Biliriz,
turist gittiği ülkede kendi ülkesinde olmayan şeyleri görmek ister, özellikle
doğuya doğru yapılan seyahatlerde egzotik özlemler ağır basar. Türkiye’de fes
ve kavuk görememenin üzüntüsünü gidermek için, dondurmacılarımızın fes
giymesini hoş görürüz, otellerde, diskolarda Türk gecesi düzenleyip Arap müziği
eşliğinde göbek dansı izletiriz. Eserlerini yurtdışında etkin biçimde
pazarlamak isteyen Orhan Pamuk’un orientalist kimliğini öne çıkarıp giderek
daha eskiye yönelmesi benzer nedenlere dayanmıyorsa da, romanlarının Dünya
çapında giderek daha kolay benimsenmesi rastlantı değildir.
Bir
önerim var. Orhan Pamuk romanlarını, çok daha yetkin olduğuna inandığım
İngilizce’de kaleme almalı, Türkçe’ye daha sonra çevrilmelidir. Böylece,
Türkçe’nin zorluklarıyla daha kolay başa çıkılabilir; o itçe ve şeytanca
ayrıntılardan da kurtulabiliriz. Orhan Pamuk kaygı duymasın biz onu gene de
Türk yazarı olarak bağrımıza basar, ulusal onurumuz olarak ilan ederiz. Mevlana
da divanını Türkçe yazmamıştı.
Orhan
Pamuk’un tavrının gerekçesini yukarıda üç olasılık halinde irdeledim. Bunlardan
hiçbirinin tek başına ve tümüyle doğru olmadığına, ancak hepsinin biraz
doğruluk payı taşıdığına üzülerek inanıyorum. İlerici ve demokrat kimliğini her
fırsatta öne süren, roman yazma istenç ve yeteneğine sahip bir insanın
kalemini, hiç tanığı olmadığı, içinde yaşasa mutlu olamayacağı çağların
nostaljisi yerine bu ülkenin aydınlık
geleceği için kullanması hepimizi mutlu ederdi.
Yazımı
tamamlamazdan önce, eleştirilere karşı cepheleşerek, bizleri McCarthy’cilikle
suçlayanları yanıtlamak istiyorum. Ne bu, ne de önceki yazımın amacı, Orhan
Pamuk’u jurnallemektir. Cumhuriyet’teki yazıları nedeniyle numaralı
cumhuriyetçiler tarafından acımasızca hedef alınan A. Taner Kışlalı’nın da
amacının bu olmadığına inanıyorum. Amaç, reklam kampanyaları ile yönlendirilen,
ama satır aralarındaki dokundurmaları atladığı için kafası karışan okura kimin
kim olduğunu göstermek, eğer tüm bunların günümüz koşullarında bile haklı bulunabilecek
bir açıklaması, bir savunması varsa bunun yazar tarafından yapılmasına olanak
hazırlamaktır.
Ankara, 13 Mart 1999