29 Şubat 2012 Çarşamba

KARA KİTAP VE KARGALAR ÜZERİNE

Müdafaa-i Hukuk dergisinin 28 Şubat 1999 tarihli 7. Sayısında yayımlanan “Kara Kitap ve Kargalar” adlı yazımı 1995 Şubatında yazmış, kötü bir zamanlama olacağı kaygısıyla yayımlanması isteğimden vazgeçmiştim. Yaşar Kemal’in DGM’de yargılandığı günlerdi, yanlış anlaşılmalara, farklı çağrışımlara neden olabilirdi; Orhan Pamuk “Yeni Hayat”ı yayımlamıştı, yaygın reklam kampanyasına katkıda bulunmak istememiştim; üstelik bu aynı zamanda “Kara Kitap” için bir yeni bir reklam kampanyası etkisi yapabilirdi.

Geçtiğimiz yılın sonlarında Orhan Pamuk’a Devlet Sanatçılığı ünvanı verilmesi gündeme geldiğinde bir tepki gösterme isteği duydum ve yazımı internet ortamında yayımlamaya başladım. Sanırım benzer bir tepkiyle, “Müdafaa-i Hukuk” dergisinin Aralık 1998 sayısında Prof. Fahir İz’in "Orhan Pamuk'taki Atatürk Anlayışı...'' başlıklı bir incelemesi yayımlandı. Bu incelemede özellikle “Yeni Hayat”ta görülen gerekliliği tartışmalı,  bence gereksizliği su götürmez sataşmalar, Atatürk adı kullanılarak yapılan dokundurmalar ele alınmıştı.

Yazımı ilk yazıldığı günlerde okuyan ve “….; çocukluğunda bostanlarda kızkardeşiyle birlikte karga kovalayan çılgın ve sapık padişahın hikayesi; ….” gibi bir ifadenin kullanılmış olmasına öfke ve arada geçen dört yıl içerisinde bu konuda hiç bir eleştirinin yöneltilmemiş olmasına şaşkınlık duyanlardan Ahmet Taner Kışlalı, Prof. Fahir İz’in incelemesinin ardından tepkisini 27 Ocak 1999 tarihli Cumhuriyet gazetesinde “Balo Maskesiz Olsun” başlığıyla dile getirdi. Kışlalı bir hafta sonra yayımladığı “Kral Çıplak” başlıklı yazısında bu kez Orhan Pamuk’un romanlarını sonuna kadar okuyamamış okurların, “demek ki yalnız ben değilmişim” türünden tepkilerine yer verdi.

Belirtmekte yarar görüyorum: Başından beri kabul edemeyip öncelikle karşı çıktığım, Atatürk’e yöneltilen sataşma ve dokundurmaların satır aralarına gizlenmiş olması, yazarın esas tavrını sinsice gizlemesidir. Önceki yazımdan aynen aktarıyorum:

“Bir yazar eleştirmek hatta hicvetmek istediği kişilere üstü kapalı anlatımlar ya da benzetmeler yöneltebilir. Bunu yaparken, haklılığını da aynı üslup zenginliği içinde ortaya koymalıdır. Aksi halde yapılan, bütünlükten uzak, düzeysiz bir saldırı niteliği kazanır.


Oysa Kara Kitap'ta kınanması gereken tümce, tam bir tümce bile değildir, içinde yer aldığı paragrafın hatta tümcenin bütünlüğü içinde apayrı bir anlama sahiptir, yapay bir zorlamayla araya sıkıştırılmıştır. Bununla yazarın, yalnızca yasaların değil, büyük bir olasılıkla karşı çıkacak olan okurun da dikkatinden kaçınma amacı güttüğü açıkça görülmektedir. Bence bir yazarın, yazdıklarını okurdan kaçırmak istemesi, en hafif deyimle okuru küçümseyerek kendini ayrıcalıklı bir konuma yükseltmesi, böylece kişisel tatmine ulaşmak istemesidir. Oysa bu durum bir yazarın asla düşmemesi gereken küçültücü bir tuzaktır. Yazar, okuruna seslenir. Düşüncesinin ya da hakaretinin hesabını onun vicdanında verir. Yaptığı, salt bir düşünceyi savunmaksa karşıt görüşlülerin bile desteğini umabilir. Ancak, Kara Kitap'ta yapıldığı gibi, ağdalı ve kopuk anlatım biçimine sığınarak satırlar arasına gizlenip, güya kim­seye belli etmeden gizlice küfrederek kendini tatmin etmek, Anıt-kabir'de ortaya atılıp saldırıda bulunmaktan daha meczupça bir tavırdır. Siz küfür edeceksiniz, okuyucu farket­meyecek, öyleyse neden küfrediyorsunuz?”

Cumhuriyet gazetesinin 20.12.1998 günkü "Dergi" ekinde Orhan Pamuk'la son romanı üzerine yapılan söyleşiden aldığım, yazara ait aşağıdaki sözler beni doğrulayarak yanıtlıyor.

"Bu romanı yazarken, birisine yardım etmemişimdir, kapıyı çarpmışımdır, postacıya kızmışımdır, asık suratlı cevap vermişimdir, arkadaşıma kabalık etmişimdir, kötü davranmışımdır. Ama için için benden dünyaya bir iyilik yayılmıştır. Bu iyilik hissi, iyi bir şey yaratmak hissi olmazsa roman yazılmaz. Bu iyilik hissiyle bazen şeytani şeyler de yapabilirsiniz. Politik bir yazı yazıp insanları çok kızdırıp, başınızın derde gireceğini de düşünebilirsiniz. Ya da romanınıza itçe, şeytanca bir ayrıntı koyup birisini kızdırdığınızı, ya da muzırlık yaptığınızı hissedebilirsiniz. Ama bunlar güzelse, bunlardan da dünyaya iyilik ve mutluluk yayılabilir. Böyle anlarda, o zamana kadar boşverdiğiniz, iyi vatandaşlık, iyi  arkadaşlık, iyi insanlık gibi özellikler yazarak gelebilir. Yazar oradan tatmin bulur."

Merak ediyorum: Ata'ya gizlice hakaret edip bundan dünyaya nasıl bir iyilik ve mutluluk yayılması beklenebilir; bir yazar bundan nasıl ve neden tatmin bulur.

Orhan Pamuk’un romanlarında Atatürk’e, Atatürk’ün başlattığı modernleşme hareketlerine, ki biz bunları Atatürk Devrimi olarak adlandırıyoruz, sistematik olarak karşı çıkmasının birkaç nedeni olabilir; olasılıkları sırayla irdelemek istiyorum:

- Kendisi inanmış bir Atatürk düşmanı’dır; Osmanlı’ya ve geçmiş değerlere özlem duymaktadır; düşüncelerini açıkça sergilemek, yurtiçindeki ve yurtdışındaki imajına uygun düşmeyeceği için tavrını bu şekilde sergilemektedir.

- Kendi inanç ve düşüncelerinden bağımsız olarak, öncelikle tabulara karşıdır; Atatürk ve çağrıştırdığı tüm değerlerin tabulaştırılmasına karşı – belki de şeytanın avukatlığını yaparak – tavır almaktadır.

80’li yılların sonu, 90’ların başında Amerika Birleşik Devletleri’nde bir moda eylem ortaya çıkmıştı; hala devam edip etmediğini bilmiyorum; bir takım insanlar bir yerlerde toplanıp ulusal bayraklarını yakıyorlar, yargılanıp hüküm giyiyorlardı. Amaçları bayrağı tabu olmaktan çıkarmaktı. Belki de Orhan Pamuk A.B.D.’deki eyleme kaynaklık eden düşünce sistemi içinde, benzeri bir eylemi gerçekleştirmek istiyor; ancak anlamakta zorlandığımız nedenlerle tavrını yalnızca satır aralarına gizlenmiş “itçe, şeytanca” ayrıntılarla gösterebiliyor.

Yukarıda saydığım olasılıklardan hangisi doğru ve geçerli olursa olsun, Atatürk’e ve onun Aydınlanma Devrimi’ne bağlı bizlere düşen, sesimizi yükseltmek, tepkimizi net olarak belirterek karşı tavır almaktır. Bizim bayrak yasamız A.B.D.’ninkinden çok daha katıdır; bırakın yakmayı, izinsiz ve yersiz asamazsınız, mayo yapıp giymek bir yana, çok edepli, saygılı bir elbise bile yapamazsınız. Ne dersiniz; çıkıp sokağa bayrak tabusuna karşı yakma eylemi başlatalım mı? Zamanlama yanlış olur, sırası değil diyeceksiniz, doğal olarak. Peki Atatürk ve Aydınlanma Devrimi’ne saldırmanın zamanı mı? İrtica’nın hortlaması olasılığını tarihe mi gömdük? Atatürk ve devriminin tabulaştırılmış görünürken içinin boşaltılmak istenmesidir asıl karşı çıkılması gereken. Bu da dil uzatarak, sataşarak değil, karşıtlarına düşünce zenginliğiyle cephe alarak, ülke insanının aydınlanmasına katkıda bulunarak yapılabilir.

- Orhan Pamuk’un tavrına bir diğer açıklama da onun yurtdışında tanınma politikası ele alınarak getirilebilir. Romanlarından bir çoğunun yabancı dillere çevrildiğini biliyoruz. Bu noktada öncelikle, daha önceki yazımda da sorduğum, ancak internette yabancı dilde yazılmış bir kaç adet Orhan Pamuk ve Kara Kitap eleştirisi okumama rağmen yanıtını bulamadığım soruyu burada yinelemek istiyorum:

“Kitabın yabancı dilde çevirilerinin basılıyor olması olaya bir başka boyut kazandırıyor. Ayrıntıların okuyucu tarafından yakalanabilmesi için çeviren tarafından dip notları konulması gerekli değil midir? Eğitimini Türkiye'de almamış bir yabancının, Atatürk'ün çocukluğunda kızkardeşiyle birlikte dayısının çiftliğinde karga kovalamış olduğunu bilmesi mümkün müdür? Böyle bir not konulmaması vermek istediğiniz anlamı (sövgünüzü) eksiltmeyecek mi? Bu not konulduğunda çeviri metin orijinal metinden daha açık ve cesur olmayacak mı? Bu cüret sizi kimin gözünde kahraman yapacak?”

Beni şaşırtan gelişmeler karşısında ilk tepkim zaman zaman çok acımasız olur; farkına varınca düşünürüm; “haksızlık etmiş olmayayım”. Ancak pek çok kez ilk yargımın doğruluğunu üzüntüyle görürüm. Kara Kitap’ı okumaya başladığımda yaklaşık şöyle söylediğimi anımsıyorum: “Yabancı bir dile çevrilse de orijinalinden okusak.” Bu yargım kullanılan dilin yalnızca tercüme kokmasından değil, kötü bir tercümeyi andırmasından kaynaklanıyordu; ancak bu konuda yargımın doğruluğuna tümüyle farklı bir nedenle inandım:

Orhan Pamuk’un birinci hedef okuyucu kitlesi yurtdışındadır. Yurtiçinde okuyucu hiçbir yazar için yapılmayan bir reklam kampanyasıyla satın almaya yönlendirilmekte, kitabı aldıktan sonra yazarın dilini çözümlemedeki basit zorluklara, post-modern anlatımın ve yazarın ustalıkla başardığı kişiliklerin harmanlanmasının getirdiği zorluklar eklenince kitabı bitiremeden, ya da satırları ve sayfaları uçarcasına atlayarak kitabı sözüm ona bitirerek, bir kenara koymaktadır. Yurtiçindeki okurun düzeyini dışarıdakilere oranla küçümsediğim sanılmasın. Belki tam aksini daha rahatlıkla savunabilirim. Ancak ülkemizdeki okur sayısı, sözgelimi İngilizce dilinde kitap okuru sayısının çok altındadır; üstelik oralarda birileri çok anlamlı ödüller dağıtırlar; Nobel, v.b. Neden olmasın?

Artık pek çoğumuz inanıyoruz ki, böyle ödülleri olur kılmak için biraz da politik kimlik sergilemeniz gerekmektedir. İlerici, demokrat görüneceksiniz, ülkenizdeki rejimle biraz aranız açık olacak… Dilerim bu kez haklı değilimdir; Orhan Pamuk yurtiçinde küçük sataşmalarla tepki toplarken, çeviri metinlerden yeterli açıklamayı esirgeyip, ucuz kahramanlık peşinde değildir.

Biliriz, turist gittiği ülkede kendi ülkesinde olmayan şeyleri görmek ister, özellikle doğuya doğru yapılan seyahatlerde egzotik özlemler ağır basar. Türkiye’de fes ve kavuk görememenin üzüntüsünü gidermek için, dondurmacılarımızın fes giymesini hoş görürüz, otellerde, diskolarda Türk gecesi düzenleyip Arap müziği eşliğinde göbek dansı izletiriz. Eserlerini yurtdışında etkin biçimde pazarlamak isteyen Orhan Pamuk’un orientalist kimliğini öne çıkarıp giderek daha eskiye yönelmesi benzer nedenlere dayanmıyorsa da, romanlarının Dünya çapında giderek daha kolay benimsenmesi rastlantı değildir.

Bir önerim var. Orhan Pamuk romanlarını, çok daha yetkin olduğuna inandığım İngilizce’de kaleme almalı, Türkçe’ye daha sonra çevrilmelidir. Böylece, Türkçe’nin zorluklarıyla daha kolay başa çıkılabilir; o itçe ve şeytanca ayrıntılardan da kurtulabiliriz. Orhan Pamuk kaygı duymasın biz onu gene de Türk yazarı olarak bağrımıza basar, ulusal onurumuz olarak ilan ederiz. Mevlana da divanını Türkçe yazmamıştı.

Orhan Pamuk’un tavrının gerekçesini yukarıda üç olasılık halinde irdeledim. Bunlardan hiçbirinin tek başına ve tümüyle doğru olmadığına, ancak hepsinin biraz doğruluk payı taşıdığına üzülerek inanıyorum. İlerici ve demokrat kimliğini her fırsatta öne süren, roman yazma istenç ve yeteneğine sahip bir insanın kalemini, hiç tanığı olmadığı, içinde yaşasa mutlu olamayacağı çağların nostaljisi  yerine bu ülkenin aydınlık geleceği için kullanması hepimizi mutlu ederdi.

Yazımı tamamlamazdan önce, eleştirilere karşı cepheleşerek, bizleri McCarthy’cilikle suçlayanları yanıtlamak istiyorum. Ne bu, ne de önceki yazımın amacı, Orhan Pamuk’u jurnallemektir. Cumhuriyet’teki yazıları nedeniyle numaralı cumhuriyetçiler tarafından acımasızca hedef alınan A. Taner Kışlalı’nın da amacının bu olmadığına inanıyorum. Amaç, reklam kampanyaları ile yönlendirilen, ama satır aralarındaki dokundurmaları atladığı için kafası karışan okura kimin kim olduğunu göstermek, eğer tüm bunların günümüz koşullarında bile haklı bulunabilecek bir açıklaması, bir savunması varsa bunun yazar tarafından yapılmasına olanak hazırlamaktır.

 Ankara, 13 Mart 1999

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder