8 Mart 2012 Perşembe

NEDEN KARGASAVAR

Kara Kitap ve Orhan Pamuk üzerine eleştirel yazılarımısırasıyla 1995 ve 1999 yıllarında yazmıştım. O dönemde biraz yankı uyandıran, Sayın Ahmet Taner Kışlalı ve İkinci Cumhuriyetçi blok arasında sert kalem kavgalarına yol açan yazılarım uzun süredir yalnızca kendi arşivimde korunmaktaydı. O günlerden kalan Kargasavar kimliğimi de kullanarak bir blog oluşturunca, yakınlarımdan bu yazılarımı da burada paylaşmamı isteyen uyarılar aldım.
1999’dan bu yana birçok değişim oldu. Bir zamanlar Devlet Sanatçısı seçilmesine, hele bunu reddederek kahramanlık taslama olanağıverilmesine dayanamayarak kaleme sarılırken, artık Nobel ödüllü bir yazara sahip olmanın gururunu (!) yaşıyorum. Nobel için gerekli olan “muhalif” yazar kimliğine kavuşmada Atatürk’e yönelik küçük hınzırlıklar yeterli olmayınca,” Ermeni” kartını oynadığı söylenir oldu. Mademki sonunda bir Nobel’imiz oldu, artık bunun nasıl alındığı önemli değildir, akılda kalan Nobel alanın ulusal kimliğidir de dendi. Elbette gerçekliği var bu sözün; Nobel’i saygın bir ödül olarak kabul ettiğimiz günlerde, genel kültür bilgimizin bir kanıtıolarak, kazananların isimleri yanında, hangi ulustan olduklarını da aklımızda tutmaya çalışırdık. O yazarların taşıdıkları ulusal kimliğe ne denli sahip çıktıkları, hiç de umurumuzda değildi. Yazar Sovyetler Birliği’ndense düzen karşıtı ve antikomünist kimliği olması kesin kabulümüzdü. Şolohof, farklıyönüyle beni çok şaşırtmıştı, onun bir düzen karşıtı değil de Lenin nişanına sahip bir Sovyet sanatçısı olduğunu öğrenince okuduğum kitabı daha iyi anlayabilmiştim. Demek ki o günlerde Nobel komitesini etkileyen, Sovyet rejimine hoşgörüyle yaklaşmalarını sağlayan ılıman bir rüzgâr esmekteymiş. Sartre’a da ödül verilmişti; sanırım, birçokları gibi ben de Nobel konusundaki ilk uyanışımı buna borçluyum; ödülü reddetmesi bir tokat gibi ses getirmişti.

Çok zamandır Nobel Edebiyat Ödülünü kimin aldığını en fazla bir hafta aklımda tutabiliyorum; kitap seçerken de hiç önem taşımıyor benim için. Yalnızca Nobel ödülü kazanmış yazarları okusak, kim bilir her ülkede ne Aziz Nesin’ler, ne Rıfat Ilgaz’lar vardır, Nobel’in yanından geçemeyen, hiçbirinden haberimiz olmaz, hiçbirini okuyamazdık.
Muhalif yazar kimliği kafamı kurcalıyor çokça. Bir kez kovuşturulup, dost düşman herkesi arkasına alıp, bir kez kahramanca (!) savunma yapmaya gitmek böyle bir kimlik kazanmaya yeterli oluyormuş demek ki. Bu durumda Nazım Hikmet, Aziz Nesin, Rıfat Ilgaz ve pek çokları boşuna yıllarını demir parmaklıklar ardında geçirmişler. Öyle ya günümüzde tutukluluklarını peşin verilmiş bir hüküm gibi yaşayan aydınlarımız bu bedeli, düzen karşıtlığı kimlikleriyle değil, düzen yanlısı, statükocu oldukları savıyla ödüyorlar; düzen karşıtlarıuzun süredir hem iktidar sahibi, hem de mağdur muhalif. Muhalefet ettikleri; bir ulusun yoktan varoluşu, emperyalizmi alt edip bağımsızlığı yenmekle kalmayıp, bir de ortaçağ karanlığından Aydınlanma Devrimine sıçrayış, kulluktan yurttaşlığa yükseliş.
Ankara, 3 Mart 2012

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder